ŞİİR YOLCULARI.CoM / KÜLTÜR, SANAT, EDEBİYAT
07 Eylül 2010, 14:48:55 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: ŞİİR YOLCULARI.CoM / KÜLTÜR, SANAT, EDEBİYAT


''Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.''

                                        Sait Faik ABASIYANIK



 RADYO DİNLEMEK İÇİN:
       RADYO SLOW
http://www.radyolar.org/radyo_slow_turkce.asp

 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: KÖY ENSTİTÜLERİ BU YÜZDEN KAPATILDI! - ANI - TALİP APAYDIN  (Okunma Sayısı 291 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Sebahat Mayda Yavuz
Yönetici
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 877



« : 26 Şubat 2010, 23:07:41 »


(Köy enstitüleri bu yüzden kapatıldı)

Talip APAYDIN'IN 1967 yılında yayınlanan ''Karanlığın Kuvveti'' adli kitabında yer alan okunmaya değer bir anı...



Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu. O günler bir soğuktu, bir soğuktu... Kar, fırtına, tipi... Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Göz gözü görmüyordu dışarılarda. Sular donmuştu hep. Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu. Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu. Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk. Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu. Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk. Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu. Üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik? Köyü yakın olanlar gitti ancak. Bayram sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler. Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık. Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu. Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıstı. Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi. Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu. O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik. Ellerimizi cebimizden çıkardık. "Arkadaşlar !" diye başladı. Bir canlıydi sesi, bir heybetliydi. Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı. Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi. Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi. Olduğumuz yerde birkac kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi. Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti. Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz. Sonra yapacağımız iki iş var: Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak, bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak. Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek. Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek. Emin olun gidenler, kalanlar kadar üş ümeyecektir. Çünkü, inanarak çalısan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar. O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır... Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz. Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.
-Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi. Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak. Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz. Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz. Size şunu söyluyorum, bizim asıl bayramımız, yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün ba şlayacaktır. Şimdilik bize düşen milletçe çalısmak, çok çalışmaktır. Parolamız şu olmalıdır: "Bayramlarda çalışırız bayramlar için".
Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin.

Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.

-Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık.

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

Altı yüz kişi böyle bağırdık. Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı. İnsanların böyle canlanması, bir amaca doğru saldırması belki sadece savaşlarda görülür. Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik. Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı'ndan doğru zehir gibi bir rüzgar esiyor. Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor. Kazmayı vurdukca yüzlerimize buz parçaları fırlıyor. Bazı yerlerde kar heryeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş. Nereyi kazacagız belli değil. Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar. Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana. Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor. Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya. Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca. Yeşilyurt köylüleri evlerinin önune çıkmıs, bize bakıyorlar. Böyle çalısmamıza alışkınlar ama, bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar. Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, -köyü yakın oldugu için izinli ya! - bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapışıyoruz. Yukarılardan, aşağılardan ikide bir sesler yükseliyor:

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

Koca ova çınlıyor. Taa uzaktan Hamidiye'nin, Mesudiye'nin köpekleri ürüyorlar. Bu kış günü böyle seslere anlam veremiyorlar herhalde. Ayaz ovanın ıssızlığı yırtılıyor. O gün o kanalın yarı yerini açtık. Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti. Ertesi gün taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık. Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek, türküler marşlar söyleyerek getirdik ve geç zamanda, santral havuzuna döndük, sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı "C K E" yandı... ( Çifteler Köyü Enstitüsü ). O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı. "Yaşa var ol" seslerimiz ufukları kapattı. Dünyanın en içten gelen, en coşkun bayramı oldu belki. Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu. "Aferin ulan eller, diyordu, bu elektiriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın." Sevinçten gözlerimiz yaşarmıstı. Müdürümüz bir tümseğe çıktı. Birkaç kelimeyle başarımızı tebrik etti. Her nokta koyuşta "sağ ool!" diye bağırıyorduk.

- Şimdi, dedi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacagız. Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde uyuyun. Işte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır! Bu heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye'yi de yükseltebiliriz!

- Yükseltecegiz!, diye bagırdık.

-Bayramda çalışırız bayramlar için!
-Bayramda çalışırız bayramlar için!

Içeri girdik, musluklardan şarıl şarıl sular akıyordu.

Birbirimizi tebrik ediyorduk.

Unutulmaz bir bayramdı."



***************************************************************************************

***************************************************************************************






KÖY ENSTİTÜLERİ

Cumhuriyet Devrimleri'nin temeli kültüre dayanır. Kültürün temeli de dildir. Değişen toplum yeni bir dille kendini kanıtlayacaktır. Bu yeni dil yeni bir yazıya yansıdığı zaman gücünü gösterecektir. Bu nedenle Latin abecesine dayanan, ama dilimizin özelliklerine göre değiştirilen yeni yazı, toplumsal değişimin belgesi olacaktır. Yeni yazıyı öğrenerek okumaya ilk adımları atmak yetmez. Okuma hızı, öğretim birliği anlayışı içinde, toplumsal değişimi kavramayı kolaylaştıracaktır. O toplumsal değişime uyum sağlayan yeni insanı yaratacaktır.

MUSTAFA ŞERİF ONARAN

Geleneğe bağlı kalarak, gelenekle kazanılmış değerleri koruyarak yeni insanın kişiliğini geliştirmek olanakları araştırılmış mıdır? Köy Enstitülerine gelirken, o deneyimin ilk evresini yaşarken, değişim evrelerinin sıkıntısını çekerken, o eğitim dizgesinin coşkulu atılımını tarihe gömerken geçen zamanı anımsamak gerekecek.

DEĞİŞİM EVRELERİ

Köy Enstitülerinin kuruluşu olan 17 Nisan 1940 tarihi, bu hızlı okuma-yazma girişiminin başlangıcı sayılır. Demek 69 yıl geçmiş aradan.Ama 1935'te başlayan, eğitmenler eliyle yürütülen bir köy okulları evresi olduğunu da unutmayalım. Askerliğini çavuş olarak yapanların deneyiminden yararlanarak girişilen bu ilk evre yeni yazının hızla yayılmasını kolaylaştırmak amacını taşıyordu.Köy Enstitülerinin yaşama serüveni 1940-1954 arası 14 yıl sürdü, sanılır. Oysa gerçek Köy Enstitüsü atılımı 1940-1946 arasındaki 6 yıllık evredir. Her ne kadar 1948 yılına kadar Anadolu'nun değişik bölgelerinde 21 Köy Enstitüsü açılmışsa da; 1946'da Hasan-Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı'ndan alınması, İsmail Hakkı Tonguç'un İlk Öğretim Genel Müdürlüğü'nden uzaklaştırılmasıyla o atılım yavaşlatılmıştı.O atılım düşünceyle uygulamayı bütünleştiriyordu. Okumanın ayrıntılarındaki soyut dünya ile uygulamanın yapıya, tarıma yansıyan somut özellikleri, köy insanının kişiliğini geliştiriyordu.Yıllar sonra, 19 Kasım 1956'da, Dursun Kut'a yazdığı mektupta Hasan-Âli Yücel bu eğitim anlayışını şöyle açıklar:'Mesele şudur: Köye köyden olmayanı yollayarak köylüyü öğretim ve eğitime kavuşturamadık. O halde köye köyden olanı köy hayat şartları içinde yetiştirip vermekten başka çare yoktur.Bu pratik prensip, tamamı ile bizimdir. Taklit değildir. Türkçe buluştur. Benzersizdir. Çünkü millet sevgisi gibi bir kaynaktan ilhamını almıştır. Pratiktir. Pedagoji kitapları yazmaz. Klasik pedagoglar bilmez. Bilmezler; zira, bir terbiye nazariyesi değil, milli bir kalkınmanın temel prensibidir ve onun gerçekleşmesi değil, hayatileşmesi hamlesidir'. (DEMET'li YILLAR TONGUÇ'la YÜCEL'le, Dursun Kut, Güldikeni Yayınevi, 2003).Dursun Kut'un anılarla, belgelerle su gibi okunan kitabında 'Göller Bölgesi Köy Öğretmenleri Derneği'nin yayın organı olan DEMET dergisinin serüveni de anlatılır. Bu derginin sorumluluğunu üstlenen Dursun Kut'un İsmail Hakkı Tonguç için söylediği şu sözü anımsamak gerek:'Tonguç, kendisini 'köyü içinden canlandırmak' ülküsüne adamış, örneğine pek rastlanmayan bir aydın kişidir.'Tonguç'un çalışkanlığını belirtmek için Dursun Kut şu bilgiyi de verir:'Tonguç, o yılların zor koşullarında, Milli Savunma Bakanlığı'ndan sağlanan bir jiple yurdu bir baştan bir başa dolaşan, köylülerin yaşamını yakından gözlemleyen, birçok gecelerini köylerde geçiren, 61 il, 305 ilçenin yanı sıra 9150 köye giden, köylülerle söyleşiler yapan üst düzey tek aydın bürokrattır' (İDARE ETMEK).

EĞİTİM DİZGESİ BOZULURKEN

Osman Bolulu 1946'da Akpınar Köy Enstitüsü'nü bitirdiği zaman; tartışmalı okuma, yönetime katılma, uygulamada özgürlüğü tanıma olanakları geriletilmeye başlamıştı.Yeni hükümette görev alan Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer, yaz izlencesinde okulun sıva, boya işlerinde çalışan Osman Bolulu'ya der ki:'Sizleri işçi olmaktan kurtaracağız.'Osman Bolulu sözünü esirgemeyen bir köy çocuğudur:'Biz işçi değiliz, öğretmen adayıyız. Bu yapıyı ağabeylerimiz kurdu. Sıvasını çekerek o mutluluğu paylaşıyoruz.'Reşat Şemsettin Sirer öfkelenir:'İblis, belli ki sen dersini almışsın. Asıl senin gibilerin belini kırmak gerek.'Köy Enstitülerinin bu dönemi kurucuların suçlandığı, eğitim coşkusunun geriletilmek istendiği dönemdir. Demokrat Parti'nin yönetime geçtiği 1950'den sonra köylünün yaratıcı gücü köreltilmiş, asılsız suçlamalarla yöneticiler etkisiz hale getirilmiş, nice köy öğretmeni sürgüne gönderilmiştir.İsmet İnönü'nün çelişkili tutumunu anlamak olanağı yoktur. Bir yandan bu 21 enstitünün en kısa zamanda 40'a çıkarılmasını, bunun için her türlü kolaylığın sağlancağını öne sürerken; bir yandan da, bu tasarıyı gerçekleştirenleri görevden almış, üstelik Hasan - Âli Yücel'in yargıya taşınan haklarını görmezden gelmiştir.Ama 1954'ten sonra Köy Enstitüleri öğretmen okulları adını alsa da, eğitim dizgesi değiştirilse de, 'enstitü ruhu'nun değişmediği, en zor koşullarda bile yaratıcı bir ivme kazandığı görülüyor.Bunun nedenlerini anlamak kolay değil. İlk kuruluşun sağlam temellere dayanması mı, köy insanının kendi dar çemberini kırmak özlemi mi, örgüt çalışmasının insana yeni bir güç kazandırması mı?

ÖRGÜTÇÜ BİR ÖĞRETMEN

Örgüt çalışmaları üzerinde özellikle durmak gerekir.Akçadağ Köy Enstitüsü'nü 1949'da bitiren Hasan Nedim Şahhüseyinoğlu, enstitünün ikinci evresinde eğitim görmesine karşın, örgüt çalışmalarında bilinçlenen, bu yüzden zaman zaman açığa alınan, 12 Mart 1971 döneminde, 16'sı adli, 5'i idari olmak üzere 21 kez yargılanan bir köy aydını. Geçim zorluğu nedeniyle emekliliğinden sonra maden ocaklarında işçi olarak çalışan bir örgütçü.Görev aldığı örgütlerin yalnızca adını sıralamakla yetineceğim: Türkiye Öğretmenler Milli Federasyonu (TÖMF), Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), Tüm Öğretmenlerin Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER), DEV MADENSEN, Eğitimciler Derneği (EĞİT-DER), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği...Eğitim dizgesi değiştirilmek istense de, sıkı denetimlerle o ruhun yaşatılması önlenmeye çalışılsa da, 'enstitü ruhu' içten içe yanan bir ateş gibi varlığını sürdürmesini bildi.Nedim Şahhüseyinoğlu bu gerçeği, inanmış yöneticilerin gücüne bağlıyor. Akçadağ Köy Enstitüsü'nde müdürlük yapan Şerif Tekben de böyle inanmış bir yöneticiydi.Şahhüseyinoğlu diyor ki:'Akçadağ Köy Enstitüsü, Şerif Tekben'in çabalarından ve emeğinden soyutlanarak değerlendirilemez. Bu sorumluluk bilinciyle Şerif Tekben'in onurlu mücadelesini, emeğini Akçadağ Köy Enstitüsü'yle içiçe kaynaştırmayı ilke edindik' (AKÇADAĞ KÖY ENSTİTÜSÜ ve ŞERİF TEKBEN, Karatepe Yayıncılık, 2005).'Köyü içinden canlandırma' nasıl olacak? Köyden gelen insan, öğretmen adayı olarak köye gittiğinde neler yapacak? Okuma çağındakiler, yetişkinler neler öğrenecek? Birey olma bilinci köylüye nasıl aşılanacak? Kör inançlardan kurtarılarak topluma nasıl kazandırılacak? Gelenek-göreneklerin çağın yaşama koşullarına uyum sağlaması nasıl gerçekleştirilecek? Sağlık sorunlarına, tarım araçlarına değişik bir gözle bakılabilecek mi? Yeniyetme bir öğretmenin bunların üstesinden gelmeye gücü yetecek mi?Şerif Tekben 'Canlandırılacak Köy Yolunda' ile 'Neden Köy Enstitüleri' adındaki yapıtlarında bu sorunları ayrıntılarıyla ele aldı. Artık günümüz koşullarında Köy Enstitülerinin canlandırılması söz konusu değildir. Ama bu olanak zamanında iyi kullanılmış olsaydı, köylünün bilinçlenmesi, birey olarak kişilik kazanması, Doğu sorununun çözümü de içinde olmak üzere, daha zengin bir anlam kazanacak, emekleyen demokrasimiz yürümeye başlayacaktı.

KÖY KARANLIĞINDAN ÇIKANLAR

Köy Enstitüsünü bitirenler deyince, öncelikle şu dört yazarı anmakla yetiniriz: Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Mahmut Makal, Fakir Baykurt...Kuşkusuz onların 1950'lerden başlayan yazarlık serüveni günümüzde de etkisini sürdürüyor. Hele Literatür Yayınları Köy Enstitülülerin kitaplarını yayıma hazırlayınca onlar yeniden güncellik kazandı.Yeni yazıyla başlayan eğitim hızı 1940-1946 yılları arasında en görkemli dönemini yaşasa da, nice engellere karşın bu hız eksilmedi. O köy çocukları böyle bir eğitimden geçmiş olmasaydı, ya çobanlık, ya da ırgatlık yapacaklardı.Onların, çağdaş edebiyatın bir yönünü oluşturması, köylünün gücünü göstermeye yetmez. Köy Enstitülerinden yetişen öyle insanlar var ki, eğitimde, sağlıkta, yönetimde, siyasette öne geçmişlerdir.Okuma-yazma amacı için bütün olanakların kullanıldığı bir evrede nasıl bir ruh yeteneği vardı?Savaştepe Köy Enstitüsü'nde açılan eğitmen kursunda işe başlayan Nazif Evren diyor ki:'Köy Enstitülerinde çalışmak bir inanç temeline dayanırdı. Bu Türk köyünün ve köylüsünün eğitim yoluyla kalkınması demekti. Bütün dersler, çalışmalar, eğlenceler bu temel yörüngesi çevresinde döner, gerçekleşirdi. Buralarda kişisel çıkarlar, iş savsaklamaları, kazanç hırsı, lüks düşkünlüğü gibi davranışlar ayıp sayılırdı' (POYRAZ KÖYÜNDEN KÖY ENSTİTÜLERİNE, Nazif Evren, Güldikeni Yayınları, 1997).Artık köyün dar karanlığından uzak ülkelerin geniş aydınlığına açılan köylülerimiz var. Onlar birey kimliği kazanmış olsalardı bu açılış daha bilinçli olmaz mıydı? Köy Enstitüleri bu bilinci kazandıracak bir eğitim dizegesi içindeydi.Yazıyı, Cahit Külebi'nin 'Köy Öğretmenleri' şiirinden bir alıntıyla sonlandırmak uygun düşecek:'Yurdumuz uçsuz bucaksızGökte yıldız kadar köylerimiz var.Ama uzak, ama harap, ama garipsi...Alın benim gönlümden de o kadar.Uzak köylerimizde kuşlar gibiHer sabah çocuklarımız size uçar.Ama küçük, ama büyüyen, ama güleç...Alın benim gönlümden de o kadar.Siz kara göklerin yıldızlarıIşıtın yurdumuzu sabaha kadar!Ama düşe kalka, ama yiğit, ama umutlu...Alın benim gönlümden de o kadar...'

***

KAYNAK:KASTAMONU.NET

http://kastamonunet.blogcu.com/koy-enstituleri/5346939


Logged
Sebahat Mayda Yavuz
Yönetici
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 877



« Yanıtla #1 : 28 Şubat 2010, 00:28:09 »

KÖY ENSTİTÜLERİMİZİ TANIYALIM:

Hasanoğlan Köy Enstitüsü


 
Hasanoğlan Köy Enstitüsü, Türkiye'de açılan 15. köy enstitüsü. Milli Eğitim Bakanlığı'nın Ankara çevresinde bir köy enstitüsü kurulması yönündeki kararı ardından İlköğretim Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, Ankara Milli Eğitim Müdürü Rasim Arslan, müfettiş Hayrullah Örs ve Ali Rıza Tümer tarafından oluşturulmuş bir komisyon tarafından yeri tespit edilmiş ve 1941 yılı Nisan ayında 266 Kepirtepe Köy Enstitüsü öğrencisinin Hasanoğlan'a gelip yerleşmesiyle kuruluşuna başlanmıştır.

 Kuruluş
Bu ilk öğrenciler okul, cami ve çadırlarda barınmış, enstitü inşaatında çalışmış ve bir yandan da eğitimlerine devam etmişlerdir. Geçici binalar sonrasında 10 Temmuz 1941'de enstitü binalarının temeli atıldı ve 1942 yılında 1 yatakhane, 1 ahır, 10 öğretmen evi, 2 okul binası, 1 kümes yapılması planlandı. Toplam 11 köy enstitüsünden gelen ve planda yer alan bir binanın yapımını üstlenen gruplar böylece köy enstitüleri arası ilk ve en büyük imeceyi gerçekleştirdi.

Tamamen öğrenciler tarafından yapılan binaların sayısı 1945 yılında 43'ü bulmuştur; sinema, müzik salonu ve açık hava tiyatrosu bu binalar arasındadır. Ağaçlandırma çalışmaları, Kuzey'de 3 km mesafedeki Hasan Deresi'nden su getirme çalışmaları, hayvancılık ve bağcılık işleri için hazırlıklar yapılan çalışmalar arasındadır.

 Eğitim
2 Ocak 1942'de enstitüye ilk öğrenciler geldi; 66 son sınıf öğrencisi ise (1 kadın, 65 erkek olmak üzere Pazarören'den 21, Çifteler'den 45 öğrenci) 1943-1944 öğretim yılında mezun oldu. Enstitü toplam 678 öğretmen, 774 sağlık memuru, 213 yüksek kısım ve 102 geçici kurs mezunu vermiştir. Yüksek Köy Enstitüsü mezunlarından 18'i kadın, 195'i erkektir.

1943 yılının Haziran ayında çıkan yönetmelikle Yüksek Köy Enstitüsü (3 yıl süreli), 10 Ocak 1944'te ise köy sağlık memuru yetiştirmeye yönelik Sağlık Kolu (2 yıl süreli) açıldı. Enstitüde Enver Ziya Karal (tarih), Ruhi Su ve Aşık Veysel (müzik), Selahattin Batu (zootekni), Muhlis Ete (ekonomi), Sabahattin Eyüboğlu (dil-edebiyat), Kazım Köylü (ziraat), Ferruh Sanır (coğrafya), Mahir Canova (tiyatro), Halil Demircioğlu (tarih), Mualla Eyüboğlu (mimar, inşaat sorumlusu) gibi eğitim elemanları da görev yaptı. Yüksek Köy Enstitüsü 27 Kasım 1947'de Bakan Reşat Şemsettin Siner tarafından alınan bir kararla kapatıldı. Eğitimlerine devam etmekte olan öğrenciler Ankara Erkek Teknik Meslek Öğretmen Okulu, Gazi Eğitim Enstitüsü gibi eğitim kurumlarına gönderilmiştir.

***

 Kaynaklar:Nedim Menekşe, Kapatılışlarının 50. Yılında Köy Enstitüleri Gerçeği, 2005

***

KÖY ENSTİTÜLERİ-ayrıntılı bilgi için:
VİKİPEDİ

http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%B6y_Enstit%C3%BCleri
 
Logged
Sebahat Mayda Yavuz
Yönetici
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 877



« Yanıtla #2 : 28 Şubat 2010, 00:56:45 »


KÖY ENSTİTÜLERİNİN LİSTESİ:

-21 KÖY ENSTİTÜMÜZ-

(Listedeki adlar köy enstitüler kurulduğunda sahip olduğu adlardır.)

Ad/- Bulunduğu İl -Kuruluş Tarihi - 1946'ya Kadar Çalışan Müdürlerin Adı

Akçadağ / Malatya -1940 - Şinasi Tamer, Şerif Tekben
Akpınar-Ladik/ Samsun -1940 - Nurettin Biriz, Enver Kartekin
Aksu / Antalya -1940 - Talat Ersoy, Halil Öztürk
Arifiye / Sakarya -1940 - Süleyman Edip Balkır
Beşikdüzü / Trabzon -1940 - Hürrem Arman, Osman Ülküman
Cılavuz / Kars - 1940 - Halit Ağanoğlu
Çifteler / Eskişehir - 1937 - Remzi Özyürek, M. Rauf İnan, Osman Ülkümen
Dicle / Diyarbakır - 1944 - Nazif Evren
Düziçi / Adana - 1940 - Lütfi Dağlar
Erciş / Van - 1948 - İbrahim Oymak
Gölköy / Kastamonu - 1939 - Ali Doğan Toran
Gönen / Isparta - 1940 - Ömer Uzgil
Hasanoğlan / Ankara - 1941 - Lütfi Engin, Hürrem Arman, M. Rauf İnan
İvriz / Konya -1941 - Recep Gürel, İ. Safa Güner
Kepirtepe / Kırklareli - 1938 - Nejat İdil, İhsan Kalabay
Kızılçullu / İzmir - 1937 -Emin Soysal, Hamdi Akman, Talat Ersoy
Ortaklar / Aydın - 1944 - Hayri Çakaloz
Pamukpınar / Sivas - 1941 - Şinasi Tamer
Pazarören / Kayseri - 1940 - Sabri Kolçak, Şevket Gedikoğlu
Pulur / Erzurum - 1942 - Ahmet Korkut, Aydın Arıkök
Savaştepe / Balıkesir - 1940 - Sıtkı Akkay


***


AYRINTILI BİLGİ İÇİN:



http://209.85.229.132/search?q=cache:Ni-3CMPoGAcJ:www.kepirtepeliler.com/enstitutu21.htm+ak%C3%A7ada%C4%9F+k%C3%B6y+enst%C3%BCt%C3%BCs%C3%BC&cd=3&hl=tr&ct=clnk&gl=tr
Logged
Sebahat Mayda Yavuz
Yönetici
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 877



« Yanıtla #3 : 28 Şubat 2010, 19:47:21 »

DİKENLERİ GÜLE ÇEVİRENLER!-(Köy Enstitülerinin kuruluşunda emeği olanlar!)


 

İSMAİL HAKKI TONGUÇ

Köy Enstitüleri'nin kurulup geliştirilmesinde büyük rol oynayan eğitimbilimci.


İsmail Hakkı Tonguç, 1893 yılında Bulgaristan'ın Silistre şehrine bağlı bugünkü adı Sokol olan Tatar Atmaca Köyü'nde doğdu. Babası Kırım göçmenlerinden Hacı Velioğlu İdris, annesi ise Dobrucalı bir Türk olan Vesile Hanımdı. Biri kız 8 kardeşin en büyüğü olan İsmail Hakkı Tonguç, eğitim hayatına kendi köyünde başladı ve 4 yıllık ilkokulu bitirdikten sonra Silistre'de rüştüye'ye devam etti.
Köyünde bir süre tarım ile uğraştıktan sonra 1914 yılında İstanbul'a giderek eğitimine devam etti. Ardından Maarif Nazırı Şükrü Bey'in yardımlarıyla parasız yatılı olarak Kastomonu Öğretmen Okulu'na gönderildi. Bu esnada Osmanlı Devleti'nin  I. Dünya Savaşı'na girmesi sebebiyle zorlu bir eğitim hayatı yaşamaktaydı. 5 Mayıs 1916'da İstanbul Öğretmen Okulu'na geçiş yaptı ve buradan mezun oldu.

1981 yılında açılan bir sınavı kazanarak Almanya'ya öğrenime gönderildi. 1 Ekim 1918 ile 27 Nisan 1919 tarihleri arasında Karlsruhe-Ettlingen'deki Öğretmen Okulu'nda Türk öğrenciler için düzenlenen özel eğitim programına katıldı. I. Dünya Savaşı'nın bitmesi ile Almanya'daki diğer Türk öğrenciler ile yurda döndü.

İsmail Hakkı Tonguç, İstanbul'a geldikten kısa bir süre sonra Eskişehir Öğretmen Okulu Resim-Elişi ve Beden Eğitimi Öğretmenliği'ne atandı. 1921 yılının Haziran ayında Eskişehir'in Yunanlılarca işgal edilmesi üzerine Ankara'ya gitti. Ülkenin işgal altında olmasından dolayı tekrar Almanya'ya dönerek Kalsruhe'de Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nda grafik, tahta işleri ve illüstrasyon eğitiminin yanı sıra Ettlingen Beden Eğitimi Enstitüsü'nde beden eğitimi derslerine devam etti.

1922 yılında eğitimini tamamladıktan sonra Konya Öğretmen Okulu ve Konya Lisesi'ne eğitmen olarak atandı. Bir süre Ankara, Adana ve Konya'da öğretmenlik yaptıktan sonra Almanya, İngiltere ve Fransa'da mesleki incelemeler yapmak üzere seminerlere katıldı.

1925 yılında Ankara'da Muallim Mektebi'ne atandıktan sonra; 11 Mart 1926'da Maarif Vekaleti Levazım ve Alatı Dersiye Müzesi Müdürlüğü'ne getirildi. Merkezdeki yöneticilerden biri konumuna gelen İsmail Hakkı Tonguç, 10 Temmuz 1926'dan 26 Ağustos 1926'ya kadar İlköğretim müfettişleri ve ilkokul öğretmenleri için Ankara'da açılan "İş ilkesine dayalı öğrenim kursu" başlatarak yabancı eğitimciler ile birlikte Köy Enstitüleri projesinin temelini attı.

1927 yılında Nafia Kamil ile evlenen Tonguç bu evlilikten Engin ve Yalım adında iki çocuk sahibi olmuştur.

1929-1933 yılları arasında Gazi eğitim Enstitüsü'nde etkin görevlerde çalışarak hem öğretmenlik hem de daha sonra kurumun müdürlüğünü yaptı. 1935 yılında Köy Enstitüleri'nin kurulmasını sağlayacak İlköğretim Genel Müdürlüğü'ne getirildi. Dönemin kültür bakanı Saffet Arıkan ile birlikte hazırladığı raporla Köy Enstitüleri programını hazırladı.

Ertesi yıl Kayseri, Çorum ve Yozgat'a giderek buralarda eğitmen kurslarıyla ilgili çalışmalar yaptı ve 1936'da Köy Enstitüleri'nin ilki sayılan Eğitmen Kursu'nu Eskişehir'e bağlı Mahmudiye'de açtı. 1937 yılında Köy Eğitmenleri yasası çıktıktan sonra İzmir'de ve Eskişehir Çifteler'de ilk köy öğretmen okulları açıldı. Yurtdışında yaptığı incelemeler neticesinde kurum geliştirildi ve Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanı olmasıyla çalışmaları hız kazandı.

17 Nisan 1940'da Köy Enstitüleri Kanunu çıktıktan sonra açılan kurumlar ile bizzat ilgilendi. 1946 yılında Köy Enstitüleri hakkında açılan davalar sebebiyle görevinden alındı ve Talim Terbiye Kurulu üyeliğine getirildi. Dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü çalışmalarından dolayı kendisini takdir etse de ülkenin çeşitli yerlerine sürgün olarak gönderilmesine engel olamadı. Tüm bu olanlar neticesinde 1954 yılında kendi isteği ile emekli oldu.

Hayatının geri kalan yıllarını Avrupa'daki eğitim sistemini incelemekle geçirdi ve 27 Mayıs Devrimi'nden sonra hazırlanan yeni Anayasa için eğitimle ilgili madde taslakları hazırladı. Bir süre Almanya'da hastalığı için tedavi gören  İsmail Hakkı Tonguç, 24 Haziran 1960'da Ankara'da vefat etti, cenazesi Ankara Cebeci Gömütlüğü'ne defnedildi.



Logged
Sebahat Mayda Yavuz
Yönetici
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 877



« Yanıtla #4 : 28 Şubat 2010, 20:58:18 »


DİKENLERİ GÜLE ÇEVİRENLER!-(Köy Enstitülerinin kuruluşunda emeği olanlar!)



HASAN ÂLİ YÜCEL


Hasan Âli Yücel (16 Aralık 1897, İstanbul, Türkiye - 26 Şubat 1961, İstanbul, Türkiye), öğretmen, eski Milli Eğitim Bakanı, Köy Enstitüleri'nin kurucusu.

Hasan Ali Yücel 16 Aralık 1897'de İstanbul'da doğdu.Babası Ali Rıza Bey, annesi Neyire Hanım ve eşi Gülsüm Refika Hanım'dır. Eğitim yaşamını sırasıyla Mekteb-i Osmani, Vefa idadisi, Cağaloğlu Darülmuallimin-i Âli'ye (Yüksek Öğretmen Okulu) okullarında sürdürdü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi ve 19 Aralık 1922'de öğretmenliğe başladı. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin (Türk Dil Kurumu) kurulmasıyla Hasan Âli Yücel etimoloji kolu başkanlığına getirildi.

 
Bakanlık dönemi:

Hasan Âli Yücel'in bakanlık döneminin MEB'deki en parlak dönemlerden birisi olduğu iddia edilir. 28 Aralık 1938'de Hasan Âli Yücel, 2. Celal Bayar hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı'na getirildi. Üniversite reformu (Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nin kurulması, Yüksek Mühendis Okulu'nun İTÜ'ye dönüştürülmesi ve Ankara Tıp Fakültesi'nin kurulması), Köy Enstitüleri'nin kurulması[1], Dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi[2][3] ve ilk resmi ve telifli Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi'nin ön çalışmaları onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiştir. Devlet Konservatuvarının kurulması (20 Mayıs 1940), Türkiye'nin UNESCO'ya girişi onun çabaları sonucunda olmuştur. Dört yıllık çabaları sonucunda 25 Haziran 1946'da Üniversiteler Yasası çıkartılır. "Bu yasayla, yüksek öğretim kurumlarının Bakanlıkla olan "sıkı bağı" önemli ölçüde gevşetilmiş, mevcut kuruluşlar yapısal bir bütünlüğe kavuşturulmuş, böylece üniversiteye organik bir karakter kazandırılmıştır. Bu yasanın getirdiği bir başka sonuç da, "dışarıdan gerilim" yerine "içeriden denetim"in getirilmiş olmasıdır. Ankara Üniversitesi de bu yasanın sonucu olarak kurulmuştur."

Oğlu şair Can Yücel babası için "Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim" adlı şiirini yazmıştır.



Son yılları:

5 Ağustos 1946'da 7 yıl 5 ay sürdürdüğü Milli Eğitim Bakanlığı görevinden istifa etti. İstifasından sonra gazetecilik görevine döndü. 26 Şubat 1961 tarihinde konuk olarak kaldığı Prof. Dr. Tevfik Sağlam'ın evinde öldü. 2 Mart 1961 tarihinde Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Hasan Âli Yücel, şair Can Yücel'in babasıdır.
Logged
Sebahat Mayda Yavuz
Yönetici
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 877



« Yanıtla #5 : 28 Şubat 2010, 21:54:06 »

-DİKENLERİ GÜLE ÇEVİRENLER!-(Köy Enstitülerinin kuruluşunda emeği olanlar!)




SAFFET ARIKAN


1888'de Erzincan'da doğdu. Ağustos 1910'da Kurmay Okulundan Yüzbaşı olarak mezun oldu. Ocak 1911'de Yemen Kumandanlığı Kurmayına atandı. 1913 Ağustosunda İstanbul'a dönerek Genel Karargâh Kurmayı 1'inci Şubeye, ardından da Divanı Âli Askerî Katipliğine verildi. Bu görev üzerinde kalmak koşulu ile Nisan 1914'te kıtaya çıktı.

Genel savaşta Numune Tümeni Kurmaylığına getirildi. Aralık 1914'te 14'üncü Tümen Kurmaylığına verilerek, Çanakkale'de Kereviz Deresi Muharebelerine katıldı. Aralık 1915'te 6'ncı Ordu Kurmayı olarak Bağdat'a gitti. Nisan 1916'da da 18'inci Kolordu Kurmayında 1'inci Şube Müdürü ve Şubat 1917'de Kolordunun Kurmay Başkanı oldu. Aynı yılın Aralık ayında Binbaşı rütbesine yükseldi ve Genel Karargâh 1'inci Şube Müdür Yardımcılığına atandı. Daha sonra Bakû Seferine katıldı. Dönüşünde 25'inci Kolordu Kurmay Başkanlığına, Sadrazam ve Savaş Bakanı İzzet Paşanın Başyaverliğine atandı. 29 Mart 1920'ye kadar 1'inci Ordu Müfettişliği Kurmayında, 1'inci Şube Müdürlüğünde Kurmay Okulu Öğretmenliği ve bu okulun Müdür Yardımcılığında bulundu.

1 Nisan 1920'de İstanbul'dan Anadolu'ya geçti. 9 Temmuz 1920'de Garp Cephesi Kurmay Başkanlığına, 14 Aralık 1920'de Moskova Askerî Ataşeliğine atandı. 14 Mart 1921'de Yarbaylığa yükseldi.

TBMM'nin II. Dönem (11.08.1923 - 26.06.1927) seçimlerinde Kocaeli'den milletvekili seçildi. III, IV, V, VI, ve VIII. dönemlerde Erzincan'dan, VII. Dönemde de Konya'dan milletvekili seçildi. 1925'ten 1931'e kadar CHP Genel Sekreterliğinde bulundu. 16 Haziran 1935'ten 28 Aralık 1938'e kadar VII. İNÖNÜ, I. Ve II. BAYAR Hükümetlerinde Milli Eğitim Bakanlığı; 5 Nisan 1940'tan 12 Kasım 1941'e kadar II. SAYDAM Hükümetinde Milli Savunma Bakanlığı yaptı. 1942'den 1944'e kadar Berlin Büyükelçiliğinde bulundu.

26 Kasım 1947'de İstanbul'da vefat etti.
Logged
Sebahat Mayda Yavuz
Yönetici
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 877



« Yanıtla #6 : 08 Mart 2010, 16:44:34 »

ESKİŞEHİR / MAHMUDİYE-ÇİFTELER KÖY ENSTİTÜSÜ


Hamidiye, Mahmudiye

Hamidiye, Eskişehir ilinin Mahmudiye ilçesine bağlı bir köydür. 1937'de Çifteler Köy Enstitüsü'nün kurulduğu köydür.



. Hamidiye Köyü çevresine ve Türk eğitimine çok önemli katkılarda bulunan bir yerdir. Türkiye'de Latin alfabesine geçişte ilk sıralarda yer alır. Yeni alfabeyi, okumayı yazmayı ve ilk matematiğin öğretildiği üçüncü sınıfa kadar eğitim yapan köy okulları için eğitmenlerin eğitim gördüğü okul buradadır[1]. Yeminli ilk beş yüz eğitmenin yetiştirildiği yer buradadır. Burada yetişen eğitmenler köylere atanarak göreve başlamışlar, başarılı oldukları görülünce daha çok eğitmene ihtiyaç duyulunca Atatürk, İsmet İnönü`ye askerde okuma yazma öğrenen çavuş ve onbaşılardan da yararlanmalarını tavsiye etmiştir. Burada yetişen eğitmenlerden Hamidiye'li Kazım Taraktaş`ın kendi köyünde yetiştirdiği öğrencilerin bir kısmı hayattadır. Bu adımla köyün okuma yazma bilme oranı artmıştır. Kazım eğitmenin yetiştirdiği öğrenciler arasında Zekai Arıöz, Edibe Taraktaş, Muammer Taraktaş yer almaktadır. Daha sonra Köy Enstitüleri kurulmasına geçilmiş ve ayni bina restore edilerek Çifteler Köy Enstitüsü Hamidiye`de ve son sınıf öğrencileri de Mahmudiye`de olmak üzere açılmıştır. Türkiye'de açılan ilk beş Köy Enstitüsünden birisidir. İşte Hamidiye`nin ve civar köylerin yıldızı bundan sonra parlamış, çocuklarının çoğu burada okuyup öğretmen olarak görev yapmış, köylülerin bir kısmı da orada iş imkânı bulmuşlardır. Köy Enstitüleri eğitim bakımından diğer okullardan farklı idi. Üretici ve öğrendiklerini uygulayan bir eğitim sistemi vardı. Onlar, tek bir dalda eğitim almıyorlar, sağlık, ziratçilik, hayvancılık, demircilik, marangozluk, meyvecilik ve öğretmenlik ve müzik eğitimi ile yetiştirilen bir eğitimdi[3]. Burada yetişen öğretmenler mandolin mecburi olmakla beraber daha başka enstrümanları da öğreniyorlardı. Her hafta sonu, öğrencilerin kendileri hazırladıkları müsamere, konserler, halk oyunlarını büyük bir başarıyla oynarlardı[2]. Cumartesi ve pazar akşamları yemekhane salonundaki sahnede bir gün eğlenti bir gün de sinema olurdu. Müdür Avni Özbenli döneminde Ankara Radyosu Yurttan Sesler sanatçıları her ay gelip konser verirlerdi. Daha sonra Köy Enstitüleri kapatıldıktan sonra Yunus Emre İlk Öğretmen okulu oldu, ayni faaliyetler devam etti. Ben 1955 yılında köyden ayrılarak Eskişehir Lise`sine gidinceye kadar bunları gördüm, yaşadım. Köyden birçok öğretmenle birlikte mühendisler, çeşitli mesleklerden pek çok kimse yetişmiştir. Devlet Flarmoni orkestrası sanatçısı Ali İhsan Ünal kardeşi Gemi Süvarisi Yılmaz Ünal, grafik sanatçıları vb. Yeni nesil daha çok şehir yaşamını tercih etmiş ve öğretmen okulu değişen eğitim yapısı ile birlikte eski önemini yitirmiştir. Bununla birlikte öğretmen okulu köyün sosyal hayatına canlılık katması açısından önemli bir öneme sahiptir.

***

-- [1]: İnan,Rauf,Köy Enstitüleri ve sonrası , Öğretmen yayınları 1998 .S58.

[2]: İnan,Rauf,Köy Enstitüleri ve Sonrası. Öğretmen yayınları 1998,S67-90.

[3]:İnan,Rauf,Köy Enstitüleri ve sonrası , Öğretmen yayınları 1998.S59,60,
Logged
Sebahat Mayda Yavuz
Yönetici
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 877



« Yanıtla #7 : 08 Mart 2010, 16:46:04 »

KIZILÇULLU KÖY ENSTİTÜLÜ YILLAR
Prof.Dr.Kemal Kocabaş




“Kızılçullu Köy Enstitülü Yıllar” adlı kitap çalışması 1937-1952 yılları arasında açık kalmış bir Cumhuriyet okulunun yaşadığı değişim süreçlerini yansıtması anlamında öğretici bir çalışma oluyor. Haziran 2009’a kadar tamamlamayı planladığım bu kitap döneme ilişkin bol miktarda fotoğraf ve belge ile Cumhuriyet eğitim tarihimize tanıklık etmeyi amaçlıyor

Kızılçullu; İzmir Şirinyer’in eski adıdır. Niçin bu adın değiştirildiği hala tartışılır. 1914 yılında Amerikan Koleji olarak açılır. Adnan Menderes de bu okulda okur. Mustafa Kemal’in isteği ve öngörüsü, İzmir Valisi Kazım Dirik’in çabaları ile 1937 yılında Kızılçullu köy statüsüne sokularak köyde böyle bir yabancı okul okul olamayacağı savı ile Amerikan Koleji kamulaştırılır. 1937 yılında da Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde burada “Kızılçullu Köy Öğretmen Okulu” açılır. Artık burada mütegallibenin çocukları değil yoksul halk çocukları parasız, karma, laik ve bilimsel bir eğitim göreceklerdi. Kızılçullu Köy Öğretmen Okulu Köy Enstitüsüne giden aydınlık yolculukta bir geçiş dönemidir. 17 Nisan 1940 yılında da okul Kızılçullu Köy Enstitüsüne dönüşür. Enstitüde 1950 yılında karma eğitime son verilir ve “Kızılçullu Kız Köy Enstitüsüne” dönüşür. 1952 yılında da Nato’ya bırakılır. Kız öğrenciler Bolu’ya aktarılır. Okulun tarihi ile ülkenin geçirdiği siyasi evreler bu anlamda büyük bir benzerlik içerir.

1937’de açılan Köy Öğretmen Okuluna Aydın, Muğla, Manisa, İzmir ve Denizli ve Balıkesir’den ilkokulu tamamlamış veya ilkokul 5. sınıfa geçmiş öğrenciler alınır. Okulda İlkokul 5. sınıf açılır ve 4. sınıftan gelenler eksiklerini burada tamamlarlar. 17 Nisan 1940 tarihinde de okul enstitüye dönüşünce eğitmen kursu da enstitü içine alınır.1943 yılında da enstitü bünyesinde Akçadağ, Pulur, Hasanoğlan ile birlikte Kızılçullu’da “Köy Enstitüsü Sağlık Kolu” açılır.

Okulun ilk müdürü Emin Soysal’dır. Emin Soysal Gazi Eğitim Enstitüsü çıkışlı bir eğitimcidir. Köy öğretmeni yetiştirme anlayışı bakımından İlköğretim Genel Müdürü Tonguç’tan farklı düşünmektedir. Tonguç’un “İş Okulu” anlayışına karşı ve daha çok klasik öğretmen okulu yapılanmasından yanadır. Bu anlaşmazlıklar nedeniyle 1942 yılından Bursa Kız İlköğretmen Okuluna tayin olur. 1950-1960 arasında da Maraş Bağımsız Milletvekili olur ve TBMM’de Köy Enstitüleri karşıtı bir çizgiyi sürdürür.1942 yılında enstitü müdürlüğüne Hamdi Akman gelir. Hamdi Akman ile birlikte okul gerçek bir iş okuluna dönüşür. Amerikan Koleji’nden hazır alınan binalar dışında öğrenci yatakhanelerini öğrenciler yaparlar. Enstitüde demokratik, katılım süreçleri başlar. Hamdi Akman sonrası da müdürlüğe Talat Ersoy atanır.

Kızılçullu Köy Enstitüsünün üç önemli çiftliği vardır. Enstitü ana binasının karşısında şimdi çocuk ıslah evinin bulunduğu bölge, Karabağlar tarafında Emres ve enstitü ile Gaziemir arasındaki Kozaağaç çiftliği. Enstitünün tüm yiyecek malzemeleri öğrenciler tarafından burada üretilir. Kızılçullu Köy Enstitüsünde Bergama Kozak Yaylasından Hasan Çakı Efe Usta öğretici olarak milli oyunlar öğretmeni olarak çalışır. Her sabah enstitü meydanında efenin işaretiyle zeybekler oynanır. Enstitüde öğrenciler demircilik, yapıcılık ve marangozluk becerilerini edinirler. Tüm enstitü öğrencileri notalarıyla müzik öğretmenleri Mehmet İnal yardımıyla mandolin çalmayı öğrenirler. Kızılçullu Köy Enstitüsü öğrencileri 1937-1952 arasında İzmir’deki tüm ulusal bayramlarda, özellikle 9 Eylül kutlamalarında tarzlarıyla, giysileriyle, duruşlarıyla en dikkati çeken, beğenilen okul olurlar.Kızılçullu Köy enstitüsü öğrencileri bu dönemlerde diğer enstitülerdeki arkadaşlarıyla Pulur, İvriz ve Dicle Köy Enstitüsü’nün kurulması imecesine katılırlar. Ortaklar Köy Enstitüsü ise sadece onların emekleriyle kurulmuştur.

Bu kitabı hazırlarken görüştüğüm köy enstitülü eğitim kahramanlarının çoğu 80 yaş ve üzerinde. Ağır sağlık problemlerine rağmen Cumhuriyet öğretmeni olmanın heyecanını onurla taşıyorlar. 1937 Kızılçullu Köy Öğretmen Okulu girişli, 1943 Kızılçullu Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmen-ilköğretim müfettişi Kemal Güngör:“Ben iki kez bakanlık emrine alındım. Hiç korkmadım. Tarımdan anlıyordum. Yani elimde bir sanatım vardı. İnşaatçılığı da biliyordum. Binalar yapmıştım. Bu nedenle kendime güveniyordum. Yani enstitü bize özgüven kazandırmıştı. Bence enstitü eğitiminin en önemli noktası da budur.” Kızılçullu Köy Enstitüsü 1940 girişli, 1944 çıkışlı öğretmen İlyas Kalay:“Enstitü bize haksızlıklara, eşitsizliklere karşı mücadele bilinci kazandırdı. Yaşamım boyunca haksızlıklara hep karşı oldum. Hep örgütlü mücadeleden ve iyiden, güzelden yana taraf oldum.” Kızılçullu 1944 Çıkışlı Eğitim Kahramanı öğretmen-müfettiş Mehmet Nevzat Aksoy: “Enstitüde marangozluk becerilerini edindim. Öğretmenlik yaptığım Kemaliye Köyü’nde çocuklar yerde eğitim görüyorlardı. Okulun sıralarını, masalarını yaptım. Yaşamım boyunca hep üretici oldum” Kızılçullu Köy Enstitüsü 1944 çıkışlı Remzi Taşcı: “Ben Kızılçullu olmasaydı eğitim olanağı bulamazdım” derken hala o günlerin heyecanlarını yaşıyorlardı. Bu yiğit insanlar öğretmenliklerinin ilk yıllarında kurdukları Ege Bölgesi Köy Öğretmen Derneği aracılığıyla DP döneminde örgütlü demokratik öğretmen hareketinin ilk nüvesini oluşturdular.

Kızılçullu Köy Enstitüsüne, Kızılçullu tren istasyonuna öğrencilerin çoğu trenle gelmişler. Öykülerinde, şiirlerinde, anılarında hep tren imgesi vardır. Ellerinde bavul yerine giysilerini koydukları sepetleri vardı. Kavaklıdere’den ilk olarak Kadri Gülhan, Akif Yavuz, Ahmet Ulusoy ve sonra babam Şükrü Kocabaş 1945 yıllarında Kızılçullu imecesine katılmışlar. Daha sonraki yıllarda Mehmet Alpözen ve İsmail Hakkı Tosun Kızılçullu’lu olmuşlar. Kavaklıdere’li öğrenciler Bozdağan üzerinden Nazilli’ye kadar atla, eşekle bazen de yürüyerek geliyorlar ve oradan trene binerek Kızılçullu’ya geliyorlardı. Yatağan’dan benim hatırlayabildiğim Kemal Can, Mehmet Aydın, Mehmet Kara, Şadi Uysal, Feyzullah Ertuğrul, Mahmut Yanar, Rüştü Kazıl, Yeşilyurt’tan Nurullah Besi, İzzet Öziç, Muhsin Madran Kızılçullu aydınlığının kahramanları olmuşlar.

Şimdiki adı Şirinyer olan köy enstitüsünün kurulduğu bölgede Kızılçullu Köy Enstitüsüne ait hiçbir işaret yok. Ana cadde üzerinde “Nato Durağı” yazıyor. Dileriz ki bu bölgede bir anıt yaptırılarak “Burada bir zamanlar İzmir’in enstitüsü: Kızılçullu Köy Enstitüsü vardı” ibaresi konur. Diğer enstitü çıkışlılar gibi her biri birer eğitim kahramanı olan Kızılçullu Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerimizi birer birer kaybediyoruz. Onların yaptıklarını, yaşadıklarını ve deneyimlerini fotoğraflarla, belgelerle günümüze taşımayı bir görev sayıyorum. Okurlardan bir dileğim var. Kızılçullu çıkışlı ailelerin sandıklarındaki o dönemlere ilişkin belgelerini, fotoğraflarını bizlere iletebilirlerse Kızılçullu imecesine çok önemli katkı sağlamış olacaklar. Kızılçullu imecesine katılan tüm öğretmenlerimin, sağlık memuru büyüklerimin anısına Necati Cumalı’nın 1943 yılında yazdığı “Kızılçullu Yolu” adlı şiiri paylaşmak istiyorum.

KIZILÇULLU YOLU

Hıdırellez günü, Kızılçullu yolu
Beni herkes severdi çocukluğumda
Arabacı yanına oturtur
Kırbacı bana verirdi.

Ben Fıtnat hanımın oğlu,
Zayıf bir kızı severdim
Gözlerinin içi gülerdi.

Hıdırellez güneşi,
Beraber tırmanmadık mı ağaçlara?
Siz kanatmadınız mı ellerimi
Elma çiçekleri?
Logged
Sebahat Mayda Yavuz
Yönetici
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 877



« Yanıtla #8 : 08 Mart 2010, 16:48:40 »

Göç Yollarında Bir Okul, KEPİRTEPE.

Köy Öğretmen Okulu ve Eğitmen Kursu, Köy Enstitüsü, İlköğretmen Okulu, Öğretmen Lisesi, Eğitim Enstitüsü ve Anadolu Öğretmen Lisesi…Kendisinden sonra gelen isimler değişse de o aynı kaldı hep. Doğduğu yerden aldı ismini. Verimsiz denen topraklarda yeşerdi ve tohumlar attı o toprağa. Nadide fidanlar yetişti o tohumlardan ve yetişmeye de devam ediyor hala. O fidanlar doğdukları toprağı unutmuyor, yeşerdikleri bu toprağa tohum bırakıyor onlar da.O fidanlar öyle bir ağacın tohumlarından yeşerdiler ki en verimsiz topraklarda bile yetişmeyi başardılar. İşte bu yüzdendir ki orası yalnızca bir okul değil. Orası, tek başına bir tarih... Orası dev bir aile… Orası, KEPİRTEPE…

1938’de başlayan ve hâlâ süren bir hayatın öyküsü… 4 yılda 5 göç 3 kuruluş yaşayan bir okul burası.
Mehmet BAŞARAN’ ın deyimiyle; “Trakya halkı gibi, göçmendi Kepirtepe Köy Enstitüsü”

Bütün köy enstitülerinde olduğu gibi, tamamının öğrenciler tarafından yapıldığı bir okuldur Kepirtepe. Türkiye’ deki 21 Enstitü’den biri. İşte onun 1937’ den başlayıp günümüze kadar uzanan öyküsü.

Bilgiye aç köy çocuklarını, kendi içlerinden gelen, köy gerçeklerini yaşamış kişiler aydınlığa kavuşturabilirdi. Bu düşünceyle çıkıldı yola. Askerliklerini çavuş ve onbaşı olarak yapmış gençler, 9 aylık bir hazırlama döneminden sonra köylere yollandılar. Düşünceden eyleme geçilmişti artık.

1937 yılında Edirne Karaağaç’ ta bir eğitmen kursu açıldı. 14 Ekim 1938’ de aynı binada bu kez “Köy Öğretmen Okulu” kuruldu. O günleri yaşayan bir öğretmenin, Fikret MADARALI’ nın kitabından alıntılarla zihinlerimizde canlandırıyoruz o günleri.

“Tümü Trakya’ nın köylerinden gelmiş 83 yanık yüzlü, ürkek bakışlı çocuklar… Yoksullukları anlatılacak gibi değil; Sofralarında ak ekmeği, eti ilk kez burada görüyorlar. Öğlene kadar kültür derslerinde, öğleden sonra işlik çalışmalarındalar. Köy çocuklarını eğitmek için, yine kendi içlerinden bir nesil yetişiyor.”

Çalışmalarının henüz başında Atatürk’ün ölümüyle sarsılıyorlar. Günlerce yaşlı gözlerle giriyorlar sınıflara. 1938 yılı sonunda 2. Dünya Savaşı kapıda.

Trakya halkı ile aynı kaderi paylaşan okul da göç yollarında...

33 vagon eşya ile Alpullu’ya taşınıyorlar. Alpullu’ da kalınan 1 yılın ardından yine göç başlıyor. Bu kez Lüleburgaz Emrullah Efendi İlkokulu’ nun bahçesine taşınıyor okul. Ama, daimi yerleri öyle bir yer olmalıydı ki; hem köy yaşantısını yüreklerinde hissedebilmeliydiler, hem de uçsuz bucaksız toprakta çalışırken öğrenmenin hazına varmalıydılar.

İşte orası, okulun hala kurulu bulunduğu Yenibedir köyü yakınlarında, Lüleburgaz’ a o zamanlar 5 km uzaklıktaki kıraç, ağaçsız, susuz, verimsiz, sessiz, KEPİR bir araziydi. Ve KEPİRTEPE ismini alacak olan eğitim çınarı, burada salıyordu köklerini toprağa.

Bu verimsiz toprakta kök salan okulun öğrencileri, tüm zorluklara rağmen yaşanabilir bir yer kılıyor kepir toprağını. İnsan gücüyle kazılan temellerin üzerinde yükselmeye başlıyor Kepirtepe. Temmuz ayında duvarlara başlanıyor, Ekim ayında ana binanın 3. katına geliniyor. Kasım ayında yeni öğrenciler alınıyor okula. Ve aynı yıl, okul Emrullah Efendi İlkokulu’ ndan asıl yerine taşınıyor. Okul ile birlikte Karaağaç’ tan, Alpullu’ ya, Alpullu’ dan Lüleburgaz’ a uzanan göç yollarında gidip gelen 1944 yılı mezunlarından Vehbi DİNÇER’ den dinliyoruz o günleri.

Vehbi DİNÇER, Karaağaç'tan 1939 yılının Ocak ayında, Alpullu'ya, Alpullu Şeker İlkokulu'na gelişlerinden bahseder. Bu Karaağaç' tan sonra, ilk göçleridir. O öğretim yılını Alpullu'da tamamlarlar. İlköğretimdeki öğrencileri köylerine izinli yollayıp, orta öğretim çağındakileri bugünkü Lüleburgaz İlköğretim Okulu' nun bahçesinde kurulu çadırlara taşırlar. Lakin, şimdiki Kepirtepe' nin inşaa edileceği alana yakın oluşu, gidip gelmenin kolay olması için burası seçilmiştir ikinci göç için.

Bir yandan imkânsızlıklarla boğuşuluyor bir yandan okulun inşası sürdürülüyor. En büyük sıkıntı ise su...

O dönemi gören mezunlardan Rüştü GÜVENÇ, Kepirtepe' de damla su olmadığını, suyu Lüleburgaz' dan bir çeşmeden getirdiklerini anlatır anılarında. Yemeklerinin, çamaşırlarının, tüm ihtiyaçlarının kamyonlarla, bidonlarla okula taşınan bu suyla halledildiğinden bahseder. Ve, idealleri öğretmen olmak olan öğrencilerin bu durumdan hiç şikayeti olmadığını ekler.

İdealleri öğretmen olmaktı, köylere gitmek, ellerindeki ışığı en karanlık yerlere götürmek istiyorlardı. Bunun için hiçbir şartta yılmıyorlar, insanüstü bir çaba ile gerçekleştirmeye çalışıyorlardı hayallerini. 1944 yılı Kepirtepe Mezunlarından Nedim MENEKŞE, okulun inşasını anlattığı bir yazısında, su arama çalışmalarının sonuç vermediğini ve Lüleburgaz’dan varillerle, kamyonlarla su taşıdıklarını anlatırken,

-" Taşıma suyla değirmen dönmez atasözünün her zaman geçerli olmadığını, iki yıl süre ile taşıma suyla o büyük değirmeni döndürerek gösterdik” diyor.


Tam işler düzene girdi derken bir göç daha başlıyor.

1942 yılının ilkbaharında 1938,1939 ve 1940’da okula alınan 3 dönemden 22si kız toplam 226 Kepirli Ankara’ nın Hasanoğlan köyüne ulaşıyor. Göçü, o günleri yaşayanlardan biri olan Kepirtepe Köy Enstitüsü’nün 1944 yılı mezunlarından Nedim MENEKŞE’ den dinliyoruz...

" Tam yerleşmeye başlamıştık ki, Kepirtepe' nin kaderi olan göç tekrar gözüktü. Bir gün yazı tahtasına bir ilan asılmış; her öğrenci çatal, kaşık, iki tabak, battaniye hazırlasın. Hasanoğlan' a göç edilecek diye. 2. Dünya Harbi zamanında, Trakya boşaltılırken bizi de oraya götürdüler. Gruplar halinde Ankara' nın Hasanoğlan Köyü' ne gittik. Bütün demirbaş eşyalarımız Hasanoğlan' a nakledildi. Edirneden Alpullu' ya nakledilirken, Fikret MADARALI öğretmenimizin hatıralarında 35 vagon eşya getirildiği yazıyor. Yine bir başka kaynaktan okudum ama hatırlamıyorum neresi olduğunu, Kepirtepe'den Hasanoğlan' a giderken 65 vagon eşya gitmiş. Demirbaş eşyalarımız... Hepsi oraya gitti ve onların hepsi dönüşte orada kaldı.

Hasanoğlan' a gittik. Hasanoğlan' a gittiğimiz zaman, kızları okul binasına, erkekleri camiye yerleştirdiler. Orada bizim için yeni bir kuruluş başladı yani. Kepirtepe' nin kuruluşundan sonra yeni bir kuruluş..."

Ve, Kepirtepe’ yi kuran eller bu kez de Hasanoğlan Köy Enstitüsü için sıvıyor kolları. O günleri bizzat yaşayan Kepirtepe Mezunları’ ndan dinleyince anlıyoruz ki üzerinden geçen onlarca yıl anıları eskitmemiş, aksine daha da yenilemiş. Hasanoğlan Köy Enstitüsü binalarının yapılışında yaşadığı bir anıyı anlatan Kepirtepe mezunlarından Rüştü GÜVENÇ’ in bir anısı azmin en somut örneklerinden birini sunuyor bizlere.

“ Hasanoğlan’ a her köy enstitüsünden 20’şer öğrenci, onar öğretmen gidiyordu. Öğrencilerin bir kısmı çadırlarda, bir kısmı camide kalıyordu. Biz camide kalıyorduk. Her köy enstitüsü ayrı ayrı binaların yapımına başladı. Bu durum bir süre sonra hangi köy enstitüsü binayı daha çabuk bitirecek yarışına dönüştü. Bel küreği ve kazma ile kazılan temeller yapılırken, Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü’ nden gelen öğrenci arkadaşlarımız, bizi geçmişlerdi. Bu durum karşısında ne yapalım diye düşünürken, bir gece 12 arkadaş camiden kalkıp, 1 km yürüyerek okulun yapıldığı alana gittik. Orada duran bekçi ne yapmaya geldiğimizi sorunca,

- Bize kazma kürek ver, biz temeli kazmak istiyoruz, dedik.

Bekçiden kazma ve kürek alıp akşam saat 21.00’den sabah ezanı okununcaya kadar çalışıp tekrar camiye döndük. Biraz uyuduktan sonra, kaldırılıp tekrar inşaat alanına gittik. Gittiğimizde inşaata bakan yapıcı öğretmenlerimizden Namık ERGİN, oturdu, elini yüzüne kapayarak ağlamaya başladı.

- Öğretmenim ne oldu? Neden ağlıyorsunuz, dedik

Ama bir şey söyleyemedi. Biz de;

-Temeli galiba köstebekler kazmış, dedik.”

İşte böyle kuruluyordu okullar; azimle, fedakârlıkla, alın teri ile.

Alın teri ile yoğrulan bu binalara kimi zaman öğrencilerin kanları bile karışmıştır. Kepirtepe Köy Enstitüsü mezunlarından Nedim MENEKŞE, binaların yapımı sırasında parmağını kaybeden bir öğrencinin yıllar sonra yaşadığı olayı anlatıyor:

" Öğretmen okulu döneminde, öğrenciler sınavla alınıyordu okula. Sınav yapılırken okul müdürü de, bahçede geziniyor öğrenci velilerinin arasında. Bir şey dikkatini çekiyor. Bir binanın köşesinde, birisi bir taşı eliyle seviyor devamlı. Oturuyor izliyor. Bir türlü oradan ayrılamıyor. Yanına gidiyor. Diyor ki;

- Niye buradan bir türlü ayrılamıyorsun, taşı böyle okşuyorsun ?

Elini gösteriyor, bir parmağı yok.

- Ben, diyor... Bu taşı yerleştirirken burda parmağımı kaybettim. Onun için onu böyle seviyorum. "

Rüştü GÜVENÇ bu çalışmaları 3 cümleyle özetliyor:

" Bedavaya çalışıyoruz... Aşkla çalışıyoruz... Vatan ilerliyor ! "

Nisan ayında geldikleri Hasanoğlan’dan, Aralık ayında, beraberinde getirdikleri demirbaşları orada bırakarak geri dönüyor Kepirtepeli öğrenciler. Yalnızca özel eşyalarını ve oradaki anılarını getiriyorlar Kepirtepe’ye.

2. bir kuruluş başlıyor Kepirtepe’de. Kepirtepe’ yi, Hasanoğlan’ ı kuran eller bir kez daha başlıyorlar çalışmaya. Götürdükleri tüm demirbaşları Hasanoğlan’ da bıraktıkları için, yeni baştan başlamışlardı Kepirtepe’nin yapımına. Nedim MENEKŞE’ nin deyimi ile, döndüklerinde “kiracısı tarafından boşaltılmış bir ev gibi olan” okullarını azimle yeniden kurdular.

Köy Enstitülerinde Eğitim Köy Enstitülerinde yapılan eğitim bugünkü eğitim sisteminden çok uzaktı. Öğrencilere yalnızca kültür dersleri verilmiyordu. Öğrenciler buradan mezun olduktan sonra köylerde eğitim verecekleri için, her türlü alanda donanımlı olmak zorundaydılar. Bu yüzden tarım, hayvancılık, arıcılık, marangozluk gibi bir köy hayatında lazım olacak, her türlü donanıma sahip olarak mezun oluyorlardı okullardan. Kız öğrenciler de biçki-dikiş öğreniyorlardı. Çünkü onların görevleri dört duvarla çevrili okullarda öğrencileri eğitmekle sınırlı değildi, onlar bütün köy halkını eğitmek için çalışıyorlardı.

Köy Enstitülerinde yaparak ve yaşarak öğrenme gerçekleştiriliyordu. Ezbere dayanan, basmakalıp eğitim metodları yoktu. Örneğin, bir matematik dersinde öğrenilen uzunluk ve alan hesaplamaları salt bilgi olarak kalmıyor, öğrenciler okulun inşaatlarında bu bilgileri kullanıyorlardı. Öğrenciler derslerin yanı sıra sanatla da iç içeydi. Her öğrenci en az bir müzik aleti çalmayı bilirdi. Mandolin, saz ve keman grupları vardı. Ülkemizin cumhuriyet döneminde yetiştirdiği büyük ozanlarından Âşık Veysel de ders verirdi saz grubuna.

1942-1943 mezunlarından Mustafa KARAKOÇ yaparken öğrenme coşkusunu yansıtan anılarından birini şöyledir:

Okulun yanındaki köprünün altından su çekip okulda kullanılıyor. Bu su traktörlerle taşınıp oradan musluklara gidiyor. Bu sırada su taşıma işleri ile ilgilenen Mustafa KARAKOÇ’ a, bir arkadaşı "gel şu traktörün motorunu söküp yeniden yapalım, motoru inceleme fırsatı bir daha elimize geçmez” der, Mustafa KARAKOÇ tereddüt eder. Bunu gören arkadaşı “Motoru bir daha çalıştıramazsak da Lüleburgaz’dan su taşınır, önemli değil” deyince motoru söküp, takarlar ve yeniden çalıştırırlar. Aynı şeyi başka bir kez denediklerinde ise motoru çalıştıramazlar ve okul susuz kalır. Lüleburgaz’ dan ustalar getirilir. Bu işlerde ustalığı ile bilinen öğrencilerden Mustafa SAATÇİ motoru kendi yöntemleri ile tamir eder.

Bu anıyı anlatan Mustafa Karakoç şunları eklemeden geçemiyor:

“ Okul üç gün susuz kalmıştı ama biz de motoru öğrenmiştik. O günden beri motora karşı büyük merakım var.”

İşte böyle bir öğrenme merakı içinde yetişiyordu öğrenciler. 1943 mezunlarından Mehmet BAŞARAN’ ın bir anısı ise öğrenme isteğinin merakla buluştuğunda nelere sebep olabileceğini anlatıyor bizlere. Okulun Hasanoğlan’ a taşındığı dönemde tren parası olmadığı için Ankara’yı göremeyen Mehmet BAŞARAN bir kurnazlık düşünür. Dişi ağrıyanları Ankara’ ya götürdükleri için, o da dişi ağrımamasına rağmen dişim ağrıyor der. Dişçinin anlayışlı biri olduğunu düşünen Başaran, dişçinin “ ağrıyan dişini göster” ısrarlarına dayanamayıp çaresiz sağlam bir dişini gösterir.

Mehmet Başaran, kendi cümleleri ile bu durumu şöyle özetliyor:

“ Sevgilisinin dizinde otuz iki dişini çektiren Kerem gibi, Ankara’ yı görme uğruna sağlam dişimi çektirdim ben de. Hala yeri boştur o dişin.”

İlköğretmen Okulları Dönemi Başlıyor. Ve, köy enstitüleri kapanıyor. 1954 yılına gelindiğinde 6234 sayılı kanunla Köy Enstitüleri ve öğretmen okulları birleştirilerek, öğretim süresi 6 yıl olan “İlköğretmen Okulları” kuruluyor. Artık Kepirtepe Köy Enstitüsüne elveda deme vaktidir.

Köy Enstitüleri binalarında eğitim yapan ilköğretmen okullarında, köy enstitüsündeki eğitim sistemine yakın bir sistem kullanıldı. Enstitüden kalma kümes hayvancılığı, tarım dersleri vb.. etkinlikler ilköğretmen okulları devrinde ve daha sonraki yıllarda da devam etti. Kepirtepe Öğretmen Lisesi, Kepirtepe Eğitim Enstitüsü, Kepirtepe Anadolu Öğretmen Lisesi…

14 Haziran 1973’te, tüm öğretmenlerin yüksek öğrenim görmesi esas kabul edildiğinden, 1974–1975 öğretim yılından itibaren tüm ilköğretmen okulları gibi Kepirtepe de öğretmen lisesi oldu ve 1977’ye kadar Kepirtepe Öğretmen Lisesi olarak eğitim veren okulun bünyesinde, 1977- 1978 öğretim yılında sınıf öğretmeni yetiştiren 2 yıllık Kepirtepe Eğitim Enstitüsü açıldı. Enstitü, 1978–79 öğretim yılında bir bölümü hızlandırılmış eğitim gören öğrencileri ilkokul öğretmeni olarak mezun etti. Eğitim enstitüsü 1979 yılında kapatıldı ve bir süre öğretmen lisesi olarak varlığını sürdürdükten sonra, 13 ocak 1990 tarihinde Kepirtepe Anadolu Öğretmen Lisesi adını aldı.

Okul kuruluş aşamasında yaşadığı göçlerden sonra yakın zamanda bir göç daha yaşamıştır.

Eğitim-Öğretim 1998 Aralık ayından bu yana, okulun eski yerleşim yerinin karşısına yapılan yeni binalarda sürdürülmektedir.

Yalnızca bir okul değil; Kepirtepe, öyle bir okuldur ki bağrına yalnızca öğrencileri basmamış, ellerini yalnızca Kepirlilere uzatmakla yetinmemiştir.

1989 yılının yaz aylarına gelindiğinde, beklenmedik misafirleri vardır Kepirtepe’ nin. Kepirtepe, Bulgaristan’ dan göç etmek zorunda bırakılan soydaşlarımıza 1,5 ay boyunca ev sahipliği yapmıştır. Aralarında 7. cumhurbaşkanı Kenan EVREN de olmak üzere birçok siyasetçi, Kepirtepe’ de kalan soydaşlarımızı ziyaret etmiştir ve kuruluşundan bugüne kadar geçen 70 yıllık süre içinde, daha neler görmüş neler duymuştur bu okul kim bilir.

Yarımı asrı çoktan devirmiş olan bu dev çınar hala dimdik ayakta. Kökleri ulaşılamayacak kadar derinlerde, gölgesi tüm ülkenin üzerinde. 70. yılını deviren bu okulun mezunları ve o mezunların öğrencileri bugün ülkenin dört bir yanında. Mensubu olmaktan gurur duydukları canlı bir tarih olan bu eğitim yuvasına sıkı bir bağ ile bağlılar. Öğretmen olduktan sonra, tekrar yuvalarına dönmeleri ve tohum atma sırasının kendilerinde olduğu bilinci ile hareket etmeleri bunun en açık göstergesi.

Kepirtepe, beton duvarlardan oluşan bir okul değil. Bir tarih, bir serüven, bir aile, bir ev ve Kepirlilerin deyimi ile hepsinden öte "bir ana."

Kepirtepe Anadolu Öğretmen Lisesi olarak bugün hala varlığını sürdüren okul daha nice öğrenciler bekliyor bağrına basmak için.





Kepirtepe Anadolu Öğrenmen Lisesi öğrencisi, Görkem EVCİ' nin,

" Bir Hayat Öyküsü, Emeğin Türküsü KEPİRTEPE "

isimli belgesel çalışmasının tam metnidir. Belgeselin görüntü çözümlemelerinden metinler ayrıca eklenmiştir.

Bu değerli katkısı için, Görkem EVCİ ve onun nezdinde tüm emeği geçenlere sonsuz teşekkürlerimizle...

Belgesel için...

http://www.vimeo.com/3643096

http://www.vimeo.com/3665313

http://www.vimeo.com/3661127

http://www.vimeo.com/3667958



***

KAYNAK: GEZİ REHBERİ
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!